YILDIZLARIN TOZU VE RUHLARIN YOLCULUĞU: MİYAZAKİ SİNEMASINDA ASTROLOJİK ARKETİPLER

 


Anime deyince herkesin en sevdiği bir anime vardır. Bakıldığında genel anlamıyla anime dünyası hem konu hem karakter bakımından oldukça yaratıcı ve farklıdır. Ancak animeler dünyasını incelediğimizde Studio Ghibli ve Hayao Miyazaki fazlasıyla dikkat çeker ve ön plana çıkar. Studio Ghibli, Miyazaki’nin yönettiği filmlerle iki kez "En İyi Animasyon" Oscar'ını almıştır. Studio Ghibli’yi ve Miyazaki’yi diğer animelerden ve hatta  tüm animasyon filmlerinden ayıran en önemli özellik, 1985 yılında kurulduklarından beri her bir sahnenin ve her bir karakterin hâlâ tek tek elle çiziliyor olmasıdır. Bu filmlerdeki sevdiğimiz sıcaklığı ve duyguyu, sanırım bu nokta bize biraz daha iyi geçiriyor.

​Miyazaki de bir röportajında kendini "20. yüzyıl insanı" olarak tanımladığını ve 21. yüzyılın bu dijital kaosuna katlanmak istemediğini söylüyor. Miyazaki her filmde bizzat kendisi de çalışır, tek tek elle çizer, her ayrıntıya bakar, kontrol eder ve detayları kaçırmaz. Çalışırken bölünmekten hoşlanmaz, tam bir mükemmeliyetçidir; ve tabii ki kendisinin hem Güneşi hem Merkür’ü Oğlak burcundadır. Boğa burcunda kavuşan saturn ve jupiter ve karşılıklı ağırlamayla katılan venüs  ile 120lik akıştadır.  Sanatsal yanı sistemli bir şekilde kolayca ortaya çıkıyor.

​Filmlerinde kendi çocukluğu ve geçmişinden izler taşır. Japon yerel inancı olan Şinto kültürünü çokça kullanır. Filmleri incelediğimizde ana tema; ayrılık, kayıp, yüzleşme, güçlenme, olgunlaşma  ve kimliğini inşaa etmedir. Doğa ve insan ilişkisi çoğunlukla eleştirel boyutta ele alınır; savaşın yıkımı ve insanın doğaya verdiği zarar güçlü bir şekilde gözler önüne serilir. Filmlerin sonunda sükunete ermenin yolu; doğa ile uyum içinde olmak, büyümek ve gelişmekten geçer. Ayrıca filmlerinde hem büyü hem de bilim, teknoloji ve mekanik yapılar aynı anda görülür ki bu da yine Oğlak temasıdır. Oğlak burcu hem bilim, teknoloji ve mekanik yapılarla ilgili olup aynı zamanda arketipinin temelinde büyü ve büyücülük de vardır.

​Savaş, kayıp ve yas temalarının çocuksu dünyalarda kabul edilebilir bir hale getirilişi ile kahramanın yolculuğunun aşamalarında sorumluluk alarak büyüyen, gelişen ve kendini yeniden yapılandıran kahramanlar görürüz. Çoğunlukla bu yolculuk bir çeşit rüya gibidir; ancak bu yolculuğun sonunda rüyadan uyanılsa bile, veya yaşanan her şey bir rüya gibi gelse bile gelişim ve büyüme tamamlanmıştır. Kahraman kimliğini inşaa etmiştir.  Bu değişimin mutlaka arkasında bir hatırası kalır.

​Miyazaki filmlerinde "Harikalar Diyarı"na benzer temalar göze çarpar. Kahramanlar bir eşikten, bir tünelden sihirli dünyaya geçerler veya gece boyu sihirli dünyada yolculuk yaparlar.  Bu noktada ikizler yengeç antisyasının eşikten geçerek  gizli olan mekan, yeraltı dünyasına geçiş sembolizması çalışır. Alice de tavşan deliğinden "Harikalar Diyarı" dediği hayali dünyaya geçiş yapar. Ancak konular aslında birbirinden oldukça farklı gelişir. Alice, yüzeysel ve sıkıcı hayatından sıkıldığı için uzaklaşmak isterken merakına yenik düşerek Beyaz Tavşan'ın peşine takılır. Burada Merküryen temalar ön plandadır. Alice meraklı ve heyecanlı yapısıyla tavşan deliğinden geçerken Miyazaki’nin kahramanları ise acı, travma, yas ve kayıp konularıyla baş etmeye çalışan çocuklardır. İkizler ve merkür temasndan farklı olarak burada ay ve mars temaları; korkuları, acıları , kayıpları ve aileyi temsil eder. Sihir dünya onlar için bir merak  nesnesi değildir. Acılarını ve travmalarını daha katlanılabilir bir hale ve kabul edilebilir bir şekle sokabilmek için büyülü dünyada yolculuklarını tamamlarlar. Bu sırada önemli sorumluluklar, engeller ve problemlerle yüzleşirler; bunları çözmeleri beklenir. Burada yengeç- oğlak aksı sembolijkleri göze çarpar. Aileleri yanlarında değildir, ilk başta korku ve panik yaşasalar da sorumluluk alarak, problemleri çözerek ilerlerler. Alice ise Harikalar Diyarı'nda herhangi bir sorumluluk almak zorunda değildir, çözmesi beklenen problemler yoktur; sadece hızlı bir şekilde hikayenin içinde akar gider ve Alice maceralarını rüya sanar. Miyazaki’nin kahramanları ise maceraların sonunda büyür, yüzleşir, kabullenir ve yüklerinden kurtulurlar. Satürnün getirdiği bilgelik ve olgunluk sembolizması burada devreye girer.  Rüya sandıkları şey aslında ruhlarında ve benliklerinde bir iz bırakmıştır. O konuya da geleceğim.

​ Miyazaki filmlerinde "unutmak" da ortak noktalardan birisidir. Kahraman büyür ve gelişir ama macera bittikten sonra yaşadıklarını hatırlamaz. Ama Ruhların Kaçışı’nda Chihiro’nun tokası, Çocuk ve Balıkçıl filminde Mahito’nun cebindeki sihirli taş, Yürüyen Şato filminde Sophie’nin gümüş renkli saçları ve Komşum Totoro filminde bahçede büyüyen küçük filizler aslında yaşanılan şeylerin onlarda bıraktığı izi ve belki de gerçekliğini temsil eder.

​Şimdi Miyazaki denince ilk akla gelen filmlerin içindeki astrolojik sembollere kısaca göz atalım:

Ruhların Kaçışı: Küçük Chihiro küçük bir kız çocuğudur. Çıktığı yolculukta ailesini kaybeder; burada kayıp ve aile teması Ay sembolizmasıdır. Geçtiği tünelden sonra ruhlar dünyasında ismi elinden alınır, ona sadece "Sen" denir ve ruhlar hamamında çalışmak zorunda bırakılır. Macera boyunca Chihiro’nun ismini unutmamak için verdiği mücadeleyi izleriz. İsim burada benlik ve kimlik konularını temsil ediyor. Astrolojide kimlik ve benlik konuları güneş ile sembolize edilir.  Ayrıca hamamda yaşadığı zorluklar ve altında ezildiği ağır sorumluluklar bir Güneş-Satürn karşıtlığı olarak karşımıza çıkar.  Kimliğini kaybetmeden adını unutmadan hamamda çalışır. Maceranın sonunda Chihiro bu sorumluluklarla benliğini ve kimliğini yeniden inşa etmeyi başarır ve tekrar ailesine döndüğünde saçlarında pırıldayan  mor tokası macerasını temsil eder.

Komşum Totoro: Küçük kız kardeşler, annelerinin hastalığı sebebiyle kırsal bir bölgeye taşınırlar. Babaları çok yoğun çalışmaktadır, yalnızdırlar. Anne kaybı ve güven duygusu kaybı çocukları oldukça etkiler. Totoro ise köylülerin artık göremediği ama varlığına inandığı ormanda yaşayan bir "Kami"dir. (japon kültüründe doğanın ruhsal güçleri) Kızlar Totoroyu  görebilirler ve birlikte sihirli bir ağaç yetiştirirler ve gece boyu maceralar yaşarlar. Totoro burada kocaman, yumuşak, sevgi dolu ve çocuklara güven veren yapısıyla yine Ay ve Yengeç temalarını temsil eder. Sabah olduğunda her şey bir rüya gibidir; toprağa ektikleri sihirli ağaç yerinde olmasa da yeşeren küçük filizleri görürler ve annelerinin iyileşceğine dair bir umut kalplerinde yeşerir.

Yürüyen Şato: Sophie, ailenin en büyük kızı olarak hayatta hiçbir başarı sağlayamayacağından korkar, özgüven sorunları yaşar ve mutsuzdur. (Venüs-Satürn karesi). Kötü bir cadı onu yaşlı bir kadına dönüştürür. Yaşlanmak, Sophie’nin özgüven sorunlarını, yeterince güzel veya iyi olmadığı konusundaki yüklerini ondan alır; içindeki gerçek bilinci ve benliği macera boyunca yavaş yavaş ortaya çıkar. Yaşlanmak astrolojide Satürnyen bir tema iken Sophie’nin yaşlılığı ona olgunlaşma ve bilgelik de vermiştir.  Howl’un yürüyen şatosunda yaşadığı maceralar ve Howl ile olan bağı, kendi kimliğini bulmasını sağlar. Güneş ve venüs ilişkisi burada göze çarpar. Kendi değerinin (venüs)farkına varır ve kimliğini inşaa eder. Ayrıca boğa aslan antisyası bağlamında düşündüğümüzde Sophie aşkı da bu sayede bulur.  Hikayenin sonunda Sophie ve Howl’un bağının sandığımızdan çok daha derin olduğunu görürüz. Sophie’nin yaşadığı maceralardan ona kalan anı ise gümüş rengi saçlarıdır.

Çocuk ve Balıkçıl: Savaş zamanı annesinin ölümünden sonra babasıyla birlikte kırsal bir bölgeye taşınmak zorunda kalan Mahito’nun hikayesini izleriz. Mahito bir balıkçıl kuşu ile birlikte fantastik bir maceraya atılır. Buradaki eşik bir kuledir. Kuleden içeri girdiğinde fantastik dünyaya geçer. Buradaki büyülü dünyada bir taraftan zaman ve mekan bükülmüştür; tanıştığı kişiler kendi geçmişinden, kendi ailesinden kişilerdir Burada yine Ay temasını görüyoruz.  Ailesinden karşılaştığı kişliler hatırladığı gibi değillerdir veya tanımadığı kendinden çok önce yaşamış kişilerdir. Burada yaşadığı maceralar ile annesinin kaybıyla yüzleşir ve onu kabul eder. Büyük büyükbabası hikayede önemli bir rol oynar çünkü bu büyülü dünyayı ayakta tutan onun mimari bilgisidir ki burada yine Oğlak temasını güçlü bir şekilde görüyoruz.  Hem büyülü bir dünya vardır hem de bu dünya mimari bir teknikle oluşturulmuş ve birarada tutulmaktadır. Mahito kuleden çıktığında da cebindeki taşlar fantastik dünyadan ve yaşadığı dönüşümden ona kalan parçalardır.

​Miyazaki’nin dünyasında zihin, beden ve ruh bağlantısı oldukça güçlüdür. Zihin unutmaya açık olsa da, bizi yanıltsa da (Merkür ve Ay’ın dalgalı doğası);  ruh ve bilincimiz (Güneş) gerçeği hatırlar ve bu dönüşümün parçasını mutlaka üzerinde taşır.

Hayao Miyazaki’nin sineması, doğum haritamızdaki en zorlu açılarla yüzleşmenin ve onları birer şifa kaynağına dönüştürmenin sanatsal bir manifestosudur. Onun dünyasında Oğlak burcunun disiplini ve inşa etme gücü, Ay’ın ve Yengeç burcunun besleyici, duygusal hafızasıyla buluşur. Karakterler; Satürn’ün getirdiği ağır sorumluluklar (Chihiro), Ay’ın temsil ettiği derin yas ve aile özlemi (Mahito, Satsuki) veya Venüs-Satürn karesinin yarattığı özgüven eksikliği (Sophie) ile sarsılsalar da, asla pes etmezler. Neptün’ün o büyülü, sınırları eriten dünyasına (ruhani yolculuklar/rüyalar) adım atarak, kendi Güneş’lerini (öz benliklerini) yeniden keşfederler.  Astrolojide güneş ve satürn antitezler olarak çalışsalar da ortak noktada çok güçlü bir enerji açığa çıkarırlar.  Bu da kahramanların yolculuklarını tamamlamalarını sağlar. Miyazaki bize şunu hatırlatır: Hayatın getirdiği travmalar ( ay ve mars) kaçınılmaz olabilir; ancak zihnimiz o anları unutsa bile, ruhumuz yaşadığı her mucizeyi bir yıldız tozu gibi üzerinde taşır. Ve belki de büyümenin en gerçek kanıtı, cebimizde kalan o sihirli taşlar veya saçımızda parlayan o gümüş tellerdir.

Yorum Gönder

0 Yorumlar