FRANKENSTEİN ASTROLOJİK BAKIŞ

 



Mary Shelley’nin ünlü eseri Frankenstein – Modern Prometheus, çoğu kişinin sandığının aksine, sinema ve popüler kültürde karşımıza çıkan Frankenstein anlatısından oldukça farklıdır. Bugün Frankenstein hakkında düzinelerce film, dizi ve çizgi film bulunmasına rağmen, bunların hemen hiçbiri Shelley’nin kitabındaki Victor Frankenstein’ı ya da onun yarattığı varlığı tam olarak yansıtmaz. Guillermo del Toro’nun Netflix uyarlaması gündemdeyken, yıllar önce okuduğum bu kitabı yeniden elime aldım. Üstelik okumamın Merkür Akrep retrosuna denk gelmesi, eserin sembolik dünyasına da oldukça uygun düştü.

 

Öncelikle Frankenstein’ın aslında canavarın adı olmadığını belirtmek gerekiyor. 1700 yılında geçen hikâyede Frankenstein, genç bir bilim insanı olan Victor Frankenstein’ın soyadıdır; yarattığı varlığın ise kitapta bir adı yoktur. Ayrıca, modern uyarlamalarda gördüğümüz “kulede yıldırımlarla canlanma” sahnesi de kitabın kendisinde yer almaz. Bu detay, sonradan sinema dünyasının yarattığı bir dramatizasyondur. Kitapta yaratığın nasıl hayat bulduğu belirsizdir. Ancak Frankenstein yaratığın yapılma ve canlanma aşamalarında bazı kimyasal maddeler ve galvanizm(elektrik) den faydalandığını ima eder.

 

Victor’un yarattığı varlık, “en güzel” parçalardan oluşturulmuş olsa bile görünüş olarak biçimsiz, çirkin ve korkutucu olduğu için yaratıcı tarafından hemen terk edilir. Ölmesi için bırakılan bu varlık, aslında olağanüstü bir güce, çevikliğe ve öğrenme kapasitesine sahiptir. Ormanda tek başına hayatta kalmayı başarır; bir yıl boyunca gizlice gözlemlediği bir ailenin yanında zihinsel ve ruhsal olarak gelişmeye çalışır. Ancak insanlarla kurmayı arzuladığı bağ, dış görünüşü nedeniyle sürekli reddedilir ve korkuyla karşılanır. Her ne kadar canavar görüntüsüne sahip olsa da içinde insani özellikler taşıyor olması hem yaratıcısına hem de topluma karşı içinde derin bir öfke uyanmasına sebep olur. Şevkat ve sevgi beklediği yalnız kalmak istemediği dünyada yalnızlığa terk edilip bu yalnızlığının ve acısının intikamını almak için yaratıcısının ve onun sevdiklerinin peşine düşer.

 

Astrolojik sembolizm açısından bakıldığında, bu hikâyenin merkezi temasını “ölü beden parçalarından yaşam yaratmak” oluşturur.  Ölüme meydan okumak, tanrıyı oynamak fikirleri eserde ön plana çıkar. Bu tema tam anlamıyla Koç–Balık kontraantisyasını çağrıştırır. Doğal olmayan bir yaşamın doğumu, tıpkı bir bebeğin ilgiye ve sevgiye ihtiyaç duyması gibi şefkat bekler; fakat bunun yerine nefret ve dışlanmayla karşılaşır. Burada devreye Şiron arketipi girer. Astrolojide “yaralı şifacı” olarak bilinen Şiron, kendi yaralarını iyileştiremeyen, ölümsüzlüğü nedeniyle acıya mahkûm bir figürdür. Üstelik Şiron’un mitolojik tasvirindeki  insan gövdesine,  at ayaklarına ve kartal kanatlarına sahip oluşu gibi, farklı parçalardan oluşan kaymerik bir yapıya sahiptir. Frankenstein’ın yarattığı varlık da fiziksel deformasyonları, dikiş izleri ve ruhunda taşıdığı derin yaralarla bu sembolizme birebir uyar.  Ölemez, ruhsal olarak acı çeker ve reddedilir. Şiron arketipindeki ebeveyn dışlaması veya terk etmesi sembolizması ise Frankenstein yaratığı canlı bir şekilde gördüğü anda ondan tiksinmesi ve nefret etmesi ile gerçekleşir.

 

Plüton ise hikâyenin karanlık yüzünü temsil eder. Plüton; dışlanma, korku, toplumun kabul etmek istemediği  çirkin ve  korkunç bulduğu şeyler, yıkım ve  takıntı ile ilişkilidir. Canavarın sürekli yüzünü gizlemek zorunda kalması, pelerin kullanması, toplumdan kaçışı ve görünmezliğe duyduğu ihtiyaç, Plüton’un mitolojik temalarıyla birebir örtüşür. Öte yandan Victor Frankenstein’ın  yaratığı canlandırmak için takıntılı şekilde çalışması, hedefe saplantılı bir biçimde kilitlenmesi ve canavar intikam için harakete geçtikten sonra yaşadığı bitmeyen korkular ve güvenlik kaygıları da Plütonik bir sürecin göstergesidir.

 

Kitabın en güçlü bölümlerinden biri, canavarın kendi ağzından anlattığı bölümdür. Bu bölümde, baharın başlangıcından itibaren fakir ama erdemli bir aileyi gizlice izleyerek insan ilişkilerini, dili, erdemi ve ahlakı öğrenme çabası anlatılır.  Bu bölüm tam 1 yıllık süreyi kapsar ve Güneş’in zodyak üzerinde ilerleyişiyle şaşırtıcı bir paralellik gösterir:

 

Balık – Koç dönemi: Cansız parçaların birleşiminden bir yaşamın uyanışı; ilkel ama öğrenmeye açık bir bilinç olarak yaratığın hayatta kalma çabasını görüyoruz.

 

Boğa dönemi: bahar çiçekleri açmaya başladığında yaratık hayatta kalmayı başarır, aile ile karşılaşır, doğanın içinde beslenme ihtiyacını karşılar ve kendine ait bir barınak olarak ailenin evinde gizli bir köşeye sığınır.

 

 İkizler dönemi:  Aileyi izler çevresine merakı artar, okuma ve konuşmayı öğrenmeye başlar, zihinsel uyanış başlar.

 

Yengeç dönemi: Aileye yakınlık duymaya başlar. Bu yakınlık aidiyet isteği ve duygusal bağ kurma çabasına dönüşür.

 

Aslan dönemi: Aileye kendini tanıtma ve gösterme arzusu ortaua çıkar, kabul edilme umudu taşımaktadır.

 

Başak dönemi:  aile ile tanışmak için çeşitli planlar yapar.Endişeler peşini bırakmaz, kusurlarıyla yüzleşir ve  kendine karşı eleştirel bakış geliştirir.

 

Terazi dönemi:  Aileye gizlice yardım etmeye başlar, iyi niyetle onlarla ilişki kurmaya çalışmaktadır. Sosyal kabul görme isteği bu dönemde çok yoğundur.

 

 

Ancak beklediği kabulü bulamayan canavar reddedilir. Ailenin korku dolu tepkisi, köylülerin saldırgan tutumu derin bir Akrep temasını devreye sokar: dışlanma, nefret, yok edilme isteği. Sonrasında başlayan uzun yolculuk, belki bir yerde toplum tarafından kabul görebileceğine dair umut ve iyimserlik dönemini  Yay burcu temsil ederken; umutsuzluğa sürükleniş ise Oğlak burcunun karamsarlığını temsil eder. Ölemediği için acı çeken varlık, sonunda Kova–Akrep antisyasını hatırlatan bir yüzleşme ve intikam arzusuyla yaratıcıya geri döner. Döngü tamamlanır;  balık dönemi geldiğinde yaratıcı ve yaratık aynı aynanın iki yüzüne dönüşür.

 

Kitabın sonunda “kimin canavar, kimin insan olduğu” sorusu keskinliğini yitirir. İnsanlığın karanlığı ve canavarın insani yönleri birbirine karışır.  Yaratık artık olduğu şeyi kabullenmiştir. Kitabın sonunda bu kabulleniş ile yaratık gözden kaybolur.

Shelley’nin anlatısı, popüler kültürdeki Frankenstein imgesinden çok daha derin, çok daha sembolik bir metindir.

 

Astrolojik döngüleri takip ederek okuduğumda eserin bambaşka bir katman kazandığını söyleyebilirim. Astroloji severlerin ve astroloji ile ilgilenenlerin  de kitabı bu perspektiften okuduklarında farklı bir keyif alacaklarına inanıyorum.

 

Keyifli okumalar.

Yorum Gönder

0 Yorumlar